05.07.2009
|
14.06.2009 15:46:30 |
Politika & İş ve Yaşam
|
|
|
|
Birey olarak farklı olduğumuz kadar aynıyız aslında. Hepimizin
duyguları, ümitleri var, hepimiz bir şeyler arzuluyoruz da aynı duyguları
başkalarının da aynı şiddette arzulayabileceğini, onlarında yardıma ihtiyaç
duyabileceğini tam olarak anlamıyoruz.
Çetin bir yoldan geçerken insanların davranışları değişir, hem geçen için hem o
yolda geçenin genel çevresi için geçerlidir bu. Bu yazıyı okurken kendinizi
sorgulamanızı istiyorum aslında.
Yardıma ihtiyacı olan bir arkadaşımıza yardım ederken içinde bizim olmadığımız
planlar kurabiliyor muyuz?
Sırf arkadaşımızın işi görülsün diye gerekirse birşeyleride kendimizden feda
edebiliyor muyuz?
Önemli sorular aslında bunlar. Değişen dünyada değişen davranışları anlamak,
almadan verebilmek, kısacası çıkarsız sevebilmek önemli bir mevzudur. Çevremi
bir zamanlar çemberler olarak tanımlamıştım, bu çemberler birbirleriyle
kesişebiliyor bana yakınlık durumlarına göre önem arz ediyorlardı. İçinde
bulunduğum merkez çemberin içine girebilecek kadar yakın hissedebildiğim insan
sayısı çok azdır. İnsanlar maske kullanmaya o kadar alışmışlar ki gerçek
niyetlerini çok uzun süre anlayamıyorsunuz. Çok rahat yüksek kira geliri elde
edebilecekken bana evini nerdeyse bedava bile vermeyi teklif edecek kadar
cömert, şirket için çok yüksek meblağları bir süreliğine sermaye olarak önerecek
kadar güven hissine sahip, hiçbir karşılık beklemeden sözüme güvenip benimle bir
serüvene girecek kadar fedakâr bir arkadaşım var.
Bazıları da pasiftir, yollarınız çok kesişmediği için ne fayda ne zarar
sağlarlar size verdikleri yalnızca arkadaşlıklarıdır ki buda yeterde artar sakın
ha bunlarla irtibatı koparmayın, siz arayıp sorun çoğu potansiyel dosttur sizin
için.
Sizinle kazan-kazan ilişkisine girmeye çalışan bir grup vardır. Aynı zamanda
aktif olarak sosyal çevrenizde yer alırlar ama size yaklaşımları genelde iş
bazlıdır yani merkezde bir iş bir oluşum vardır. Sizi bir araya getiren o’dur.
Sağlıklı kullanıldığında her iki taraf içinde fayda sağlar ama tabi bir nevi
çıkarlar söz konusudur. O yüzden akıllı davranmakta yarar vardır.
Bir grup daha var aslında, kimiyle çocukluğa dayanan, kimiyle 3-5 yıllık
arkadaşlığınız olabilir. Sürekli çevrenizdedirler. Sizi ne kadar karşılıksız
sevdiklerini söylerlerse söylesinler, kişinin iştir aynası. Görürde
anlatamazsınız, bilirde konuşamazsınız. “Aramızdaki hukuku biliyorsun, ben senin
için yapıyorum” derlerde hadi oradan diyemezsiniz. Bırakın dokunmayın onlarda
kalsın orda, onlar sosyal çevrenin olmazsa olmazları. Tek tip insan yaratmak
değil zaten isteğimiz, ne kadar çeşit o kadar iyi. Siz yolunuzu seçin, nereye
varmak istediğinize karar verin, bırakın sosyal çevrenizi zaman seçsin. Robert
Frost’un o ünlü “Gidilmeyen yol” şiiri geldi aklıma. Şöyleydi son dörtlüğü,
İç geçirerek anlatacağım bunu ben,
Nice yaşlar nice çağlar sonra bir yerde:
Bir ormanda yol ikiye ayrıldı, ve ben –
Ben gittim daha az geçilmişinden,
Ve bütün farkı yaratan bu oldu işte.
Aslında uzun bir şiir, önceki kıtalarında yolların farkından
bahs ediyor Robert Frost. Siz kim olduğunuzu bilin önce, ne istediğinizi anlayın
sonrasını akışına bırakın biraz, tabi gerekenleri yaptıktan sonra. Bırakın
birileri planlarınızı tadilata soksun merkeze kendilerini yerleştirsin, bırakın
onlarda kendileri için ümit beslesin. Sakin olun, sakın ha tepki vermeyin. Onlar
sizin arkadaşlarınız insan fıtratının gerektirdiği şekilde davranıyorlar sadece.
Siz çıkarsız sevin yinede, olabiliyorsa onları da dâhil edin, bazen her şeyin
ters gitmesini göze alıp onları kaybetmeme adına fedakârlıkta bulunun yine.
Fırın sizde olduğu sürece ekmekleri dağıtmanızda bir sakınca yok.
|
|
|
|
|
06.06.2009 10:36:41 |
Politika & İş ve Yaşam
|
|
|
|
40 yaşına kadar olan hayatımı planladığımı sanırdım ama o
planlar o kadar çok tadilat’a maruz kaldı ki varış noktası değişmemiş olsa da
içerik değişti ve hala değişmekte. Tarihte her olay bir öncekinin sonucu
kendisinden sonra gelen olayın sebebidir. Hayatta biraz böyle, verdiğiniz
kararlar, hatta yürümek için seçtiğiniz cadde bile kaderinizi değiştiriyor.
Hıristiyan öğretisinde en sevdiğim söz “Tanrının senin için bir planı var”
sözüdür ki İslam’da da karşılığı olarak “Onların planı varsa Allah’ında planı
vardır. Allah plan kuranların en hayırlısıdır.” Ayet’i yer alır. Hepimiz bir
şeyler istiyor onun hayali ile yaşıyor, onun için çalışıyoruz. Bazılarımız,
isteklerimiz yok sanıyor olabilir ama gizliden gizliye bizi kemiren bir duygu
vardır işte onlar bizim arzularımızdır. Çok mu hayal kuruyorum, şu kısa ömürden
çok mu şey istiyorum bilinmez hep bir arayış içindeyim aslında bir çoğumuz
böyleyiz. Bir babanın oğlundan beklentileri, bir gencin yaşamdan beklentileri,
bir çalışanın işverenden beklentileri bunlar çoğaltılabilir ama sonuç değişmez
hep bir arzu vardır. Tam hayalimi gerçekleştirdim derken, bir başka ateş sarar
sizi çünkü zirveye çıkmışsınızdır ve daha önce göremediğiniz engin dağları
görmüşsünüzdür artık yeni bir hedefiniz vardır, o engin dağlar aşılacaktır. Peki
ya sonra, ya o dağın arkasında bir dağ daha varsa ya bu istekler hiç bitmezse,
işte size tam bu noktada bir garanti vermek istiyorum, istekleriniz hiç
bitmeyecek. İnsan arzularını ancak bir avuç toprak bitiriyor o an dünyaya ait
tüm istekleriniz bitecek garanti veriyorum.
Peki istemek yanlış mı ? Hayır kesinlikle istemek yanlış değil. İnsanın bir
hedefi olmalı, bir şeyler arzulamalı ve onu elde edebilmek için çalışmalı. Ben
yalnızca sizi hırs denen beladan uzak tutmak isterim, bu hırs denen duygu öyle
bir şey ki sizi soğuk kanlı yapar, kimseye sevgi beslettirmez, en iyi arkadaşım
dediğiniz kişiyi bile size bir dakikada çizdiriverir. Hayat öyle ince bir konu
ki şakaya gelmiyor ama Steve Jobs’ın o ünlü konuşmasında dediği gibi noktaları
ileriye bakarak birleştiremezsiniz onları ancak geriye dönüp baktığınızda
birleştirebilirsiniz yani dövünmek ne kadar yararlı olur bilmiyorum. Bazı şeyler
insan iradesinde değildir. Kör noktalardır bizi endişeye sevk eden, insan
bilmeyince, tanımayınca bir korku hisseder derinden. Gelecek hep bir kaygıdır ve
bu kaygı yalnızca kendisi için değil aynı zamanda sevdikleri, önemsedikleri
içindir. Şu koca dünyada bir avare gibi yaşamak, hesapsız gezebilmek ne kadar
mümkün olabilir ? İnsan muhtaçtır, tıpkı bir arabanın yakıta olan ihtiyacı gibi
yiyeceğe, güç ve etkinlik için sosyal çevreye ve her şeyden öte sevgiye
muhtaçtır. Bazı insanlar hayata 1-0 önde başlar ama bu maçı önde biterecekleri
anlamına gelmiyor. Hayat onlardan yanaymış gibi görünebilir ama aslında asıl
şans skoru hala 0’da olanın elindedir. Hayat ağlatmazsa sizi, küçük amaçlar
uğruna büyük çapalar harcatmazsa size, bir yönünüz eksik kalır o yön sağlam bir
kişiliğin tam kendisidir. Sizi zafere ulaştıracak olan budur. Onlar başardığında
bu durum olağandır ama siz başarırsanız bu bir zaferdir. Kaybettiğinizde sizi
kimse yadırgamaz denemiş tecrübe edinmiş olursunuz buda yanınıza kar kalır ama
onlar başaramazsa çevrelerinden alacakları yadırgamalara hazır olmalı çünkü
ellerinde kaynakları vardır.
Yağmur yağıyor diye savaş bitmeyecek, kazanmak istiyorsanız hasta olmayı göze
almalısınız çünkü vazgeçerseniz öleceksiniz. Bazı insanlar dar kafalıdır,
dışarıdan kafa yapıları normal görünebilir ama görünüş aldatıcıdır. Sizi
anlamazlar, bunu beklemeyin. Benim şuana kadar yaptığım büyük hatalardan biri
kendimi onaylatma isteğiydi. Bu benim için bir hataydı, doğru olduğuna
inandığınız bir şey için fazla beklemeyin eğer bugün ertelerseniz yarında
ertelemeniz muhtemeldir. Bazen hayat sizi tutup uçurumdan aşağı atar, gemiler
yanmıştır tek bir seçeneğiniz vardır uçmak. Ya düşerken o kısa vadede uçmayı
öğreneceksiniz yada bu defter kapanacak. Bence vazgeçmeyin en azından deneyin,
elinizdeki en iyi seçenek bu. Unutmayın imkansız yalnızca zaman alır…
|
|
|
|
|
29.05.2009 12:03:57 |
Politika & İş ve Yaşam
|
|
|
|
İnsanlar neden hırsızlık yapar? Gelin birlikte durumu bir irdeliyelim.
Aslında aklımda böyle bir konuyu yazmak yoktu. Dün eve geldim, sakin sakin basamakları tırmanırken elimdeki anahtarla kapıyı açmaya hazırlanıyorum, bir de ne göreyim o anahtarın gireceği bir kilit sistemi yok kapıda. Evden uzaklaştığım 3-4 saatlik zaman diliminde eve başkaları girmeye çalışmış, bu her kimse bir şekilde benim orda yaşadığımı biliyor, evden çıktığımı görmüş ve o şekilde hareket etmiş yoksa öğle vakti böyle bir işe girişmezdi. Şükürler olsun ki içeriye girememiş eğer girmiş olsaydı onun hiçbir işine yaramayacak ama benim aylarımı, yıllarımı alan bazı çalışmalarda yok olup gidecekti. 300 – 500 liraya satacağı bilgisayar ve diskler onun için yalnızca küçük bir miktar para olacakken, benim için değeri biçilmez bir kayıp olacaktı. Neyse ki çilingire oldukça güzel bir meblağ ödemek dışında başka bir zarara uğramadım. Bir hırsızın psikolojisi üzerinde düşündüm biraz ve düşüncelerimi sizlerle de paylaşmak istedim. Aslında büyük bir bilim adamı gibi bir hırsızda kolay yetişmiyor, bu alçaklığı herkes yapamaz, yetenek gerektirir, benim gözümde bir hırsızın bir katilden farkı yoktur, hatta bazen insanlar şeref, haysiyet gibi faktörlerden cinayet işlerler ki burada hırsız çok daha aşağılık bir duruma düşer. Ama hırsız olmak kolay bir iş değil demiştik, hırsız olabilmek için biraz haysiyetsiz, duyarsız olmanız gerekir bu da zaman alan bir iştir.
“Ağaç yaş iken eğilir” atasözünü hatırlayalım, bu değerleri kişi genellikle çocuk yaşta kazanır. Ya aile içi şiddet ve tutarsızlıklar, yada çevre faktörleri kişiliği şekillendirir. Hem boşuna mı demişler “Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” aile içi faktörleri anladıkta, çevreyi seçmek genellikle insanın elinde olan bir şeydir, nasılsanız veya duygularınız ne yöndeyse çevrenizde o yapıya kavuşur. Örneğin ben bir IT uzmanıyım ve çevremdeki insanların büyük bir bölümü IT çalışanlarıdır. Bir askerin çevresinde genellikle askerler olur, yada bir sanatçının çevresinde sanat camiasından insanların olduğu gibi. İşte hırsızlarında çevresi hırsızlar, katiller ve sahtekarlar ile çevrilidir. Kimi büyük, kimi kısmen daha küçüktür ama bu bir doğa kanunu gibidir. Hırsızlık yapan bir insana merhamet nazarıyla bakmak, onu yaşadıklarından dolayı bugün yaptıklarından sorumlu tutmamak hümanizmle ölçülemez buda büyük bir hatadır. Ortada bir suç vardır ve bu suç affedilemez niteliktedir. Hiçbir din bu durumu hoş görmez, kendini dinler üstü gören insan yapımı hiçbir kanunda bunu hoş göremez. Bunu ne semavi dinlerle, ne de bunun dışında kalan Budizm, ateizm gibi inançlarla da açıklanamaz.
Olayı biraz daha derinleştirilelim farz edelim ki gece vakti evinize hırsızlar girdi, çaldıklarıyla ilgilenmiyorum gelip eşinize, kızınıza sarktığını, tecavüze yeltendiğini yada bunu başardığını düşünelim, olmuyor mu ? bu tür olaylar hep yaşanıyor. Bu insanı hayvandan daha alçak yapan bu hareket aslında önceden planlanmamış olabilir yani aslında evinize yalnızca hırsızlık yapmak için girmişlerdir ama içeri girince kontrolün ve gücün birden kendilerinde olduğunu hissedip daha farklı işler yapmaya kalkışmışlardır aslında suçun büyüğü düşünce aşamasında başlar. Hırsızlığı planlamak bile yapmakla eşdeğerdir. Ceza kanunu bunu cinayetle bir tutmalıdır. Küçük büyük hiçbir hırsızlık vakası indirime tabi tutulmalı ki bu tür olaylarda azalmalar yaşanabilsin. Aksi halde 20-30 ev soyup, birkaç kişi bıçakladıktan sonra, 1-2 yıl içerde tatil yapıp çıkması onun için bir ceza değil ödül mahiyetindedir. Film ve dizi gibi kitlelere hitap edebilen kaynaklarda hırsızların iyi, akrobatik ve duygusal gösterilmesi yapılan başlıca hatalardan biridir. Hırsızlık gibi onursuzca bir işin toplumsal dayanışma ile kötü gösterilmesi, özendirici tüm faaliyetlerin yasaklanması gerekmektedir.
|
|
|
|
|
27.05.2009 10:58:31 |
Teknolojik konular
|
|
|
|
Birileri Hazerfen Çelebiye sen güzel bir iş yapıyorsun lakin bir gün insansız uçabilen şeyler (makine kavramı var mıydı o zaman bilmiyorum) yapılacak hatta bunlar savaşlarda kullanılacak hiç kayıp verilmeden onlarca – yüzlerce insan öldürülecek, düşmanın yaptığı her şeyi görüp haber verecekler dese Hazerfen’in yüzü nasıl bir hal alırdı bilmek isterdim. Belki de şaşırmazdı nasıl olsa onun hayal gücü yaşadığı çağın üzerindeydi, gel gör ki teknolojinin bu kadar ilerde olduğu dönemde teknolojinin içinde yaşayıpta çok değil 3-5 yıl sonrasını hayal edemeyen o kadar çok insan var ki ne desek boş.
Konumuz insansız uçaklar. Birçoğunuz yakından görme fırsatı bulamamışsa da bir şekilde bir yerlerde izlemiş, görmüştür model uçakları. 13 yaşından beri benim ilgimi çeken bir konudur, hatta sertifikam bile var. Hep büyük bir model uçak tasarlamak istedim bunun üzerinde kameralar olacak görüntüyü bilgisayarıma aktaracak, üzerinde bazı silahlar olacak istediğimde bunları kullanabilecektim. Çocukluk hayali işte borulardan füze yatağı tasarlıyor, füze olarak bakkallarda satılan çocukların oynadığı içinde patlayıcı olan ama 20-50 m ileri gidebilen bir çeşit füze ve olduğu yerde patlayan ama tahribat gücü olan (elinizde patlarsa parmağınızı koparabilir) torpil adını verdikleri bir patlayıcı düşünüyordum. Bu torpilleri uçağın alt gövde kısmında bulunduracak bir sinyal ile kapakçığı açacak bunların düşmesini sağlayacak ve sert temasta patlamalarını sağlayacaktım. Bir çocuğun bunlara bu kadar kolay erişebiliyor olması ki bunların markette satılıyor olması ne kadar doğruydu bilmiyorum. Her neyse ben o hayalimi geliştiremedim imkânlar el vermedi istanbula geldiğimde malzeme ararken projeyi anlattığım tedarikçi beni işe alma, modellerimi satma, hatta isterse beni Çin’e gönderebileceğine dair tekliflerde bulunmuştu o zaman 15 veya 16 yaşındaydım. Ama ne malzeme nede yeterli bilgiye erişemedim onun için aldığım bazı malzemeleri bilgisayar kontrollü, üzerinde kamerası olan bir araba tasarlamakta kullandım ve proje başarılıda oldu ama onu başka bir yazıda anlatırım konumuz hava araçları nede olsa. Bu hikâyeyi neden anlattığımı söyleyeyim konuyu çok uzatmadan, istiyorum ki vatanım Türkiye kazansın, daha güçlü olsun, en büyük olsun. Eleştiriyorum ki birileri bazı hataların farkında varsın. Neyse birilerine taş atmayı bırakıp uçakları incelemeye başlayalım.
Dünyada bilinen en gelişmiş insansız uçakları İsrail üretiyor ki bunları ABD’ye bile satabiliyor, Türkiye istihbarat amaçlı İsrailden alınan Heronları kullanmıştı hatırlarsanız, 183 Milyon dolara 10 adet platform alan ama bunlarda gecikmeye takılınca hemen 1 adet Heron kiralanmıştı, o da olmadı sipariş biraz daha sarkınca 3 tane daha kiralıyalım dedik ve bu üç’ü içinde 17 milyon dolar daha verdik halbuki nisan başında bize bu uçakların teslim edilmesi gerekiyordu. Araştırdığım kadarı ile şuan 10 Herondan 2’si Türkiyeye teslim edilmiş durumda diğerleride yeni bir gecikmede. Gelelim bu Heronların teknik özelliklerine 30 bin feet irtifaya kadar çıkabiliyor, 350 km menzile sahip, Aselsanın ASELFLİR-300 adlı kamera ve hedefleme sistemi üzerine entegre edildi, aynı anda 6 ayrı hedefi izleyebiliyor ve havada 52 saat kalabiliyor.
Birde ABD’nin Predator’ları var. Kandil operasyonu sırasında hatırlarsanız ABD bize istihbarat desteği vermişti, işte verdiği bu desteklerden biride Predator adı verilen bu insansız hava araçlarıdır, bunlar sayesinde operasyon karargahtan canlı olarak izlenebilmiştir. Bu uçaklar şuan yalnızca ABD’nin elinde var. Tabi doğal olarak görüntüler hem ABD’ye hem Türkiye’ye iletildi bunda kuşkulanacak bişey yok biz Stratejik ortağız. 1994’de üretilmeye başlanan Predatorlar 1997’de aktif olarak kullanılmaya başladı, özellikle Bosna savaşında aktiftiler. İstihbarat için üretilmiş olsalarda 10’a yakın modeli mevcut ve bazıları silahlı ve aktif olarak suikastlerde kullanılıyor. Yemende, Afganistan’da, Irakta aktif olarak suikastler düzenleyen bu uçaklar, Amerikanın küresel savaş politikasıyla önümüzdeki yıllarda daha bir çok yerde bu görevi üstlenecekler gibi duruyor. 25 bin feet yüksekliğe çıkabiliyor. Hızı saatte 218 km, Menzili 731 km, uçuş süresi 29 saat ve değeri 40 milyon dolar.
Ve son olarak Türkiye’deki güzel gelişmelere değinelim, Türkiye’de bazı kurum veya kuruluşlarda bir şeylerin farkına vardı ve çalışmalarına hız veriyor. 2010 yılın TSK Envarterinde olması beklenen TİHA (Türk İnsansız Hava Aracı) 10 km yükseklikten yerdeki insanların fotoğraflarını çekebiliyor. Toplam 30 aracın 2011’e kadar teslim edilmesi beklenmekte, hatta üzerlerinde bulutun üstündeyken bile görüntü almalarına olanak veren SAR sistemi mevcut. 24 saat havada kalabiliyor ve yaklaşık 30 bin feet’e çıkabiliyor. %100 yerli malı olacak bu ürünlerin, kamerasına kadar her şeyi burada üretiliyor ne diyelim hayırlı, uğurlu olsun, istediğimizde tam olarak buydu.
Vestelin insansız hava uçağı karayel’de testleri başarı ile geçti, 10 saat kesintisiz gözlem yapabiliyor bir benzeride ODTÜ’de geliştirildi.
İnsansız hava uçakları tamamda birde insansız helikopter ürettik, 15 km menzile sahip ve 10 bin feet yüksekliğe çıkabilen bu helikopterler otopilot ve dijtial şifreli iletişim olanakları sağlıyor.
Türkiye Sırt çantasında bile taşınabilen insansız hava araçları üretip en küçük birliklere bile gönderme niyetinde.
|
|
|
|
|
22.05.2009 08:25:02 |
Kişisel
|
|
|
|
Dünya ne kadar büyük bilmem ama her insan bir dünya aslında! Gel gör ki o büyük dünyamıza hapis olmuş, kapanmışız içimize… Bide bizim gibi bilişimciyseniz bir sanal dünya’da yaşıyorsunuzdur adeta. Baktığım yöne gerçekten bakmayı özledim, bilirim birçoğunuz ne demek istedi diyor şuan, kastım şu hep yarının planları ile bugünü yaşıyorum ve arada kaynayan hep bugün oluyor, mazi ise sırtımda yük. Kurtulmaya karar vereli fazla bir zaman olmadı, yolda aldık epeyi, sorumluluk sahibi olduğu kadar ümitkar’da olmalı insan, yoksa şu kısa hayat acı verir sahibine. Hayatı olduğu gibi yaşamak gerek, bazen tüm yoğunluğa rağmen her şeyi bırakabilmeli, bakabilmeli özgürce uzaklara, dünyanın kahrını değil zevkini hayal edebilmeli bazen, bakılan tarafta güzellikleri görebilmeli. Bugün öyle bir gün yaşadım kendimle. Kısa ama tatlı iki vapur yolculuğu (gidiş-dönüş), uzattım ayaklarımı korkuluklara, rüzgar savururken saçlarımı, dalgaların sesini dinledim, yaşamakta güzel şey diye geçirdim içimden. Keşke şu ofislere yığılıp kalmasak, tüm iş bazlı düşüncelerden uzak doğayla kalabilsem dedim. İlk gelişimi hatırlıyorum İstanbul’a 2-3 gün sonra sıkılmıştım, pek sevmemiştim aslında çünkü farklıydı, insanı, çevresi her şeyi çok farklıydı benim büyüdüğüm şehre göre. Ama daha sonra döndüğümde anladım ki içime işlemiş İstanbul bir bahane bulsam da gelsem diyordum. Meğer İstanbul’u farklı kılan tamda buymuş. Yıllar geçtikçe bende o kalabalıktan biri oldum, Türkiye’yi İstanbuldan ibaret sanıyor birçok insan, burada doğup büyüdükleri için ülkenin her yanı İstanbul gibi sanıyorlar. Anadolu insanın güzelliği, o şehirlerin yaşayışları sanal bir hayat gibi geliyor insana. şükürler olsun diyorum bazen iyi ki Anadolu da büyümüşüm, ama yinede İstanbul benim gönül memleketim, o bensiz olur belki ama ben onsuz sürgün yaşarım. Vapur hızlandıkça daha bir zevk almaya başladım yolculuktan, bir yandan binaları gözlüyor diğer yandan turist rehberinin yanımda oturan turistlere anlattıklarını dinliyorum. Dönüşte yolculuk boyunca güzel bir parfüm kokusuyla geldim. Bayanlar neden bu kadar çok parfüm sıkar bilinmez ama deniz kokusuyla birlikte parfüm kokusu da biraz daha rahatlatıyor insanı (yanlış anlaşılmasın J). Elimde çay, kalkmakta olan vapur ve her şeyden uzak kendi büyük dünyalarında küçük hayatlar yaşayan insanlar, bir kez daha anladım ki hayatı çokta ciddiye almamak gerek, yalnızca kuralları bilmeli insan, neylersin ki onlarda tecrübe demek, tecrübede nasıl kazanılır varın siz yorumlayın.
Şimdi mi ? Bilgisayar başındayım, bu yazıyı bitirdikten sonra film izleyeceğim, bugün izin verdim kendime ama yarın sabah daha erken kalkmak şartıyla…
|
|
|
|
|
20.05.2009 13:34:24 |
Politika & İş ve Yaşam
|
|
|
|
Birçok kaynaktan duymuşuzdur, sürekli yapılan temaslar, ince politikalar Türkiye’yi bir enerji köprüsü haline getirme üzerine kurulu, isterseniz mevcut duruma ve ileriye dönük planlara bir göz atalım.
Türkiye’nin yer altı kaynakları konusuna çok girmek istemiyorum, bahçesinde doğalgaz, petrol çıktığı halde kuyuları kapatılanlar, arazisinde petrol olduğu anlaşılınca ucuz fiyata arazisi elinden alınanlar ve bu hikayelerin gerçekliği veya bu konudaki toplum mühendisliği oyunları bu makalenin konusu içerisinde yer almıyor. Türkiye hali hazırda petrol ve doğalgaz ihtiyacını ithal ediyor, Ülkemizden geçen veya geçmesi planlanan birçok proje mevcut, bunlardan en sıcak olanı Nabucco projesi, bu proje Kafkas, Ortaasya ve Ortadoğu doğalgazının Avrupa’ya sevki işidir. Bunun için bir konsorsiyum kuruldu ve bu konsorsiyum Irak’ın kuzeyine tam 8 milyar dolarlık yatırım yapmayı karara bağladı, tam kapasite çalıştığında yılda 31 milyar metreküp doğalgaz taşıyor olacak ama şuan bile Botaş’a 69 Milyar metreküp satış talebi gelmiş durumda. Azerbaycan, Irak, İran, Mısır, Suriye ve Türkmenistan bu projedeki en önemli üretici aktörler durumunda. Nabucco’nun faaliyete geçmesi aslında Mavi akımla Rusya karşısında eli zayıflayan Türkiye için bir pazarlık şansı doğuruyor. Bu projenin Türkiye ayağında 3300 km’lik bir hat var ve bu hattın yapımına 2010 yılında başlanacak. Erzurum’da Türkiye-İran doğalgaz hattı ile birleşecek ve daha sonra yapımı düşünülen Trans-Kafkas gaz hattı ile entegre olacaktır. Batı’da ise Avusturya Baumgarten an der march hattı ile birleşecek ve Trans-Avrupa hattının bir parçası olacak.
Nabucco Gas Pipeline International GmbH 2004’de 5 Ülkenin %20 ortaklığı ile kuruldu.
Bunlar;
OMW – Avustralya
MOL – Macaristan
Transgaz – Romanya
Bulgargaz – Bulgaristan
Botaş – Türkiye’dir
Daha sonra Almanya’nın RWE şirketi 2008’de 6. Ortak olarak eklenmiştir.
Bu proje için mevcut Kerkük-Yumurtalık hattına paralel yeni bir hat çekilecek 1000 km olacak olan bu hat yaklaşık 1,5 milyar dolara mal olacaktır. Nabucco’nun toplam maliyetinin ise 4,6 milyar Euro olması beklenmektedir.
Bir diğeri kullanımda olan Mavi Akım’dır buda Rus doğalgazını ülkemize getiriyor. Bu hattın ilerde Kıbrıs’tan geçerek İsrail’e kadar uzanması düşünülmektedir ama bunun mantıklı bir şey olduğuna dair şüphelerim var diyebiliriz, muhakkak ki İsrail için güzel bir gelişme olur ama Türkiye için pek öyle olmayabilir ama Kuzey Kıbrıs’a gidiyor olması hem ekonomik hem siyasi açıdan olumlu bir gelişme sayılabilir. Rus gazprom ve İtalyan ENI ortaklığı olan Blue Stream Pipeline B.V tarafından inşa edilmiştir. Bu şirket hattın Rus topraklarında kalan kısmını, Türkiye ise kendi topraklarında kalan kısmını Botaş aracılığı ile işletmektedir. 1997’de imzalanan ve hala gündeme böyle anlaşma olmaz, Rusya’ya dünyanın parasını veriyoruz, en pahalı doğalgazı biz kullanıyoruz şeklinde yakınmalara sebep olan anlaşma gereğince 25 yıl süreyle yılda 16 milyar metreküp doğalgaz alıyoruz, hattın toplam uzunluğu 1200 km ve bunun 380 km’si 2140 m derinlikte karadeniz’in altından geçiyor. Maliyeti 3,3 milyar dolar bu hattan Türkiye doğalgaz ihtiyacının %60’ından fazlasını alıyor.
Birde BTC’miz var tabi, Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı olarak bildiğimiz bu hat 1774 km uzunluğunda ve 1991’den beridir gündemde Türkiye topraklarından bu hattın 1071 km’si geçiyor. Yılda 50 milyon ton ham petrol taşınıyor. Azerbaycan petrolünü Gürcistan Üzerinden Türkiye-Ceyhan’a taşımaktadır. 2006 yılından beridir devrede olan bu hat Türkiye’ye yılda 300 milyon dolar para bırakmakta, Ceyhan’a gelen tankerler ile bu petrol dünya pazarlarına sunulmaktadır. Azerbaycan’ın toplam gelirinin %50’si petrol ve ihracatının da %90’ını petrol, sanırım bunun Azerbaycan içinde ne kadar önem arz ettiğini anlamışsınızdır.
Bunun dışında iki yıl kadar önce içine ABD’nin bile girdiği, bir kriz havası estiren Türkiye-İran doğalgaz kullanım anlaşması var yani Türkiye-İran doğalgaz hattı. Türkiye yaptığı anlaşma ile bu gazı hem kullanma hem satma yetkisine sahip ki zaten Nabucco’yu da bu hattan beslemek niyetinde.
Şuan çalışmayan ama ilerde neler olacağı bilinmeyen birde Kerkük-Yumurtalık boru hattı var namı değer Irak boru hattı. Gerçi Nabucco ile birlikte bu hatta paralel bir hat daha çekilecek ama sanırım tekrardan kullanıma açılması da kaçınılmaz.
Türkiye’yi es geçen Burgaz (Bulgaristan) – Dedeağaç boru hattı mevcut buda çeşitli engellemelere takılmış durumda ama ne olacağı bilinmez. Rusya’nın Nabucco’ya karşı güç elde edebilmek için giriştiği 2. Mavi akım projesine Türkiye’nin sessiz kalması dolayısıyla gündeme getirdiği Güney akım hattı için çalışmalar yapmakta 2012’ye kadar Sırbistan’a ulaşması düşünülen bu proje daha sonra denizden İtalya’ya geçecek ama Ukrayna’nın ekonomi bölgelerinden geçeceği için ve yine Ukrayna’nın Gazprom şirketi ile yaşadığı anlaşmazlıklar yüzünden bu projeyi engellemesi söz konusu.
Sözün özü şudur ki inanılmaz bir rant dönüyor etrafta ve şükürler olsun bu sefer Türkiye kuralları daha iyi öğrenmiş durumda, bu hatların ülkemizden geçmesi ilerde bu ülkelerin bize karşı politikalarında değişiklikler meydana getirecek, ülkedeki terör faaliyetlerine destek vermelerinin söz konusu olabileceğini düşünmüyorum çünkü bir nevi size bağımlı olacaklar tabi zayıf düşürüp kontrol etme yöntemi her zaman bir seçenek olarak duruyor ama o oyunları da Türkiye’nin geliştireceği politikalar ile önlemesi mümkün. Bekleyip göreceğiz…
|
|
|
|
|
18.05.2009 12:59:23 |
Kişisel
|
|
|
|
Malumunuz bir süredir şirket kurma hazırlıkları içindeyim. Ofis, resmi işlemler, ürün, şirket broşür ve web sitesi derken oldukça zaman ve para harcamaya başladım. Sonuçta hiçbir başarı şans eseri oluşmaz değil mi?
Bu konuda ücretsiz danışmanlık veren, fikirlerini beyan eden, maddi, manevi her tür desteğini sözlü olarak ileten, bana daha yakın olanlarla birlikte, daha uzak olmaya başlayan herkese teşekkürler… (Onlar uzaklaşsalar da hala kişi listemde yerlerini koruyorlar…) Daha resmi işlemleri bitirmeden çok güvendiğim iki satış ofisi kazandığımı söylemek isterim. Lakin umut vaat eden bir projemde, üzerimizde emeği olan ve bilgilerinden yararlanma şansı bulduğum bir abimizin sayesinde ilerde yaşayabileceğim bazı sorunları önceden görme fırsatı buldum, kendisine ayrıca teşekkür ederim ama yılmadık çünkü diğer projelerimizde hiç küçük sayılmaz… Modeline pek rastlanmayan ama ideal bir dinamik ekip ile yola çıkıyorum, bugünlerde şirketin lokomotifi haline gelecek olan IvyLayer (Sarmaşık katmanı) isimli projenin kullanıcı arayüzleri ve dinamik bileşenleri üzerinde çalışmaktayım. Şirketimizin websitesi büyük oranda hazır ama şirket ismi konusunda hala tereddütler yaşamaktayım, aklımızda modellediğimiz fikirler olsa da esneme payından vazgeçmiş sayılmayız. Bu yazıyı çok daha sonraları yazacaktım ama istedik ki geçilmesi zor olan bu nehre bir köprü yapalım, olurda bu zorlu süreçte bizlere fikirleriyle, yol göstericilikleriyle yardımcı olabilecek arkadaşlarımız olur düşüncesiyle yazmak istedim, özel olarak iletmek istediğiniz bir şey olursa lütfen bana akif@akifcicek.com adresinden ulaşınız.
Şimdiden herkese teşekkürler…
|
|
|
|
|
14.05.2009 10:22:39 |
Politika & İş ve Yaşam
|
|
|
|
Bu hafta ICCI enerji fuarındaydım, Enerji sektöründe çalışan bir arkadaşım ile birkaç seminere katılma ve katılımcı firmalar ile görüşme fırsatımız oldu. Olaya hem sektörel hem politik yönden yaklaşıldı. Mevcut yapı irdelendi ve yapılması gerekenler sıralandı. Eğer enerji ile yakından uzaktan ilişkiliyseniz sanırım burada vereceğim bilgiler sizin içinde önemli olacak. Benim dikkatimi çeken en güzel gelişme artık belirli bir ölçeğe kadar olan enerji üretiminin lisanssız olarak yapılabilmesine olanak tanıyan düzenlemeler, 0.5 MW güce kadar üretilen enerji şirket kurma ihtiyacı olmadan satılabilecek ki 0.5. MW küçük çaplı sermaye için hiçte küçük bir rakam değil. Büyük çaplı düşünen sermaye sahipleri için finansman bulmaktaki zorluklar ele alındı, 30-50 MW üretime sahip tesisler’in kendi başlarına kredi bulmalarının zor olduğu bunun yerine bir çok kuruluşun bir araya gelip krediyi yurt dışındaki kaynaklardan elde edebilmelerinin daha kolay olacağı, hatta bunun devlet tarafından da desteklendiği belirtildi yani 50 MW‘lık 20 tesis’in bir araya gelmesi anlamı taşıyor gibi görünse de aslında bu yalnızca finansman bulma aşamasında yapılan bir şey her üretici kendi proje planını kendi belirliyor olacak. Türkiye’de kısıtlı kaynaklar üzerinde rekabetin sonucu olarak yaşanan finansman sorunları bu şekilde giderilmeye çalışılıyor. Türkiye’de 120 Milyar dolarlık bir enerji yatarımı ihtiyacı mevcut ve %62 oranında enerjiye daha fazla para ödüyoruz, yatırım yapmak isteyen yatırımcıların yaşadığı sorunlar yüzünden bir çoğunun vazgeçebildiğini veya yatırımlarını beklettikleri bilinmekte. Panelde konuşan milletvekilleri bu konuda bazı düzenlemelerin yapıldığını ve yeni tasarıların hazırlanmakta olduğunu söylediler, özellikle dağıtım ve denetim konusunda bazı sorunların olduğunu denetlemeyi kamudan alıp özel müşavirlere veren yeni kanunun getirdiği belirsizliklere değinen muhalefet partisi milletvekilleri milli bir politika izlenmesi konusunda görüş birliğinde. Hükümet’in kendi elektriğini üreten evler, yağmur sularını yeniden kullanma gibi bir çok çalışmasının olacağını öğrenmiş oldum ve Türkiye’yi enerji köprüsü yapmakta kararlı olduklarını belirttiler. Kömür kaynaklarından vazgeçilmeyecek tam aksine bu konuda daha fazla yatırım olacak, nükleer konuda ise sezdiğim kadarıyla hala belirsizlikler sürüyor ki bir süre daha böyle devam edecek gibi. Ve tabi bu konuda ar-ge yapmak isteyen kurum veya şahısların desteklendiğini belirtmek istiyorum, özellikle Tübitak ile işbirliği yapılması konusuna vurgu yapıldı. Bir katılımcının sorduğu ar-ge teşviklerinin yetersizliği konusuna ben pek katılmıyorum çünkü hali hazırda devlet bütçesinden kullanıma sunulan ar-ge payının bile çok az bir kısmı kullanılıyor yani bir para kaynağı göstermeye gerek yok çünkü mevcudu kullanamıyoruz. Özellikle bireyin ar-ge’lerinin destekleniyor olması ayrı bir avantajdır diye düşünüyorum. Birazda kendi gözlemlerimden bahs edeyim, bir çok firma’yı görme şansımız oldu demiştim, özellikle rüzgar enerjisi konusunda çalışan firmaların ağırlığı kendini direk hissettiriyordu, Türkiye önümüzdeki kısa zaman diliminde en büyük enerji yatırımlarından birini sanırım rüzgara yöneltiyor olacak, bu konuda şirketler tarafından yapılan bir çok çalışmayı biliyorum bir çoğunun yer ve uyum tespitleri yapılıyor, önümüzdeki seneden itibaren giderek büyüyen bir hal alacak gibi, eğer sermayeniz varsa bence bu işi görmezden gelmeyin derim.
|
|
|
|
|
11.05.2009 13:08:34 |
Politika & İş ve Yaşam
|
|
|
|
Eğer bir idealiniz varsa bunun için neler yapabilir, ne tür risklere girebilirsiniz? Küçük anlaşmazlıkların bile kanlı savaşlara neden olabildiği devirleri sanırım geride bıraktık artık savaşları masa başında kazanabiliyoruz, verdiğimiz tahribat kanlı bir savaşın etkisinden çok daha büyük olabiliyor. Amerika neden Irak’ta veya neden İran’a düşman, Ermeni tasarısı neden bu işten tamamen ilişkisiz ülkelerde kabul görüyor, neden anma günleri düzenleniyor?
Lobicilik faaliyetleri Türkiye’de gelişmekte olan bir yapı, ABD ve AB’de oldukça gelişmiş durumda, ABD bu işin vatanı sayılabilir, AB ise karmaşık bir yapıya sahip, AB’de 20 binden fazla lobi kuruluşu olduğu biliniyor. Lobicilik aslında siyasal karar organlarını etkilemek için yapılan bir faaliyet, toplumu etkileyecek bir karar odağının bulunduğu her yerde olabilir, gelişmekte olan örgütlenme kültürünün en etkili örneklerindendir. Bu iş doğrudan veya dolaylı yollarla yapılıyor. Araştırmalar ve raporlar ile veya toplantılar ile doğrudan, basın ve yayın organları, yürüyüşler ile kamuyu etkilemeye yönelik dolaylı yollarla yapılan propagandalar ile yapılabilir. Bireysel ziyaretler, dostluk, hemşerilik bağları, siyasi parti yetkilileri, sektör temsilcileri bu iş için birincil öneme sahip. Mademki silaha sarılma devri bitmiştir o zaman kaleme sarılma devri başlamıştır. Lobicilik bir ikna etme süreci olduğundan çok kapsamlı araştırma gerektirmektedir. Tanıtım ve bilinirlik çalışmalarını kapsar ama kendisi bir tanıtım süreci değildir. Örneğin Ermeniler bize karşı bir kin ve nefret politikası gütmekte, sözde soykırımı anlatan binlerce kitap yayınladıkları bilinmektedir, sesleri bize göre daha gür çıktığından haklı olduklarını birçok ülkeye kabul ettirmektedirler, anma günleri düzenleyerek ve basın yayın organları ile bizim itibarımızı zedelemektedirler. Bu Ermenilerin bilinen 4T planlarının işleyişinin bir parçasıdır, bunun sonucunu toprak istemek ve yeniden büyük Ermenistan’ı kurma hayallerinin başarıyla sonuçlanması olarak döneceğine inanmaktadırlar. ABD’de lobiciliği Türkiye’de yaşayan bir Türk vatandaşının yapması zordur, orda yaşayan Türkiye asıllı yurttaşlarımızın bunu yapabiliyor olması gerekmektedir. Hali hazırda dünyaya yayılmış büyük oranda yurttaşımız mevcuttur, bunlar bir araya gelip dernekleşebilir ve hem kendi haklarını savunabilir, hem de Türkiye’nin sesi olabilirler. Günümüzde Lobiciliğin en etkili olduğu konulardan biride Ticari çıkarlardır. Otomotiv, petrol, maden gibi kaynakları ellerinde bulunduran büyük şirketler lobi faaliyetleri ile bulundukları ülkenin siyasi organlarını etkileme yollarını seçmektedir. Bazen işi ileriye götürüp terör faaliyetlerine gizli destekler ile çok daha farklı yönlendirmeler yapabilmektirler. Bazen demokrasi için tehdit oluştursa da düzenli denetlendiğinde aslında demokrasinin bir parçasıdır. Sonuçta ortada bir istek vardır kararı yine siyasi organlar vermektedir ama bir tehdit unsuru ile birlikte sunulduğunda karar mekanizmasını da etki altında bıraktığından bir kesimin isteklerine hizmet edilmiş olur ve haksızlık yapılabilir.
Ama eğer Türkiye geleceğe oynamak istiyorsa ve bu kadar dinamik nüfusu varken bu etkeni görmemezlikten gelmemeli gerekiyorsa devlet eliyle dışarıdaki vatandaşlarımızın örgütlenmeleri desteklenmeli, davamızı, haklılığımızı ortaya koyan kitaplar, makaleler yazılmalı, filmler çekilmelidir. İş adamlarımız iyice örgütlenip daha esnek haklar elde edebilmelidir. Bunlar zaman ve bilgi isteyen şeylerdir yani imkansız değildir.
|
|
|
|
|
09.05.2009 12:35:16 |
Politika & İş ve Yaşam
|
|
|
|
“Ey Aşk, Herkesin yanında bir çok adın ve lakabın var. Dün gece sana yeni bir isim taktım: Devasız dert” (Divan, I, 4) diyen Mevlana ne güzelde tanımlamış. Derler ki evrenin mayası aşkla yoğrulmuştur, eğer aşk duyulan kişi bu aşka sahip çıkmıyorsa neylersin !
Beyezid-i Bistami “Aramakla bulunmaz ama bulanlarda arayanlardır” diyor. Aşkı aradık durdukta bir ömür, çok cefalar çektik bu yolda, neye yaradı kim anladı bilinmez. Bir sarmaşık düşünün, bir ağacı istila etmiş olsun, dolanmış olsun dört bir yanına, onunla uzasın, sarılsın dallarına, ağacın güneşine, hayatına mani olsun, sıkı sıkıya dolanıp gelişimine engel olsun. Aşkı tarif etmeye çalıştık bir bakıma, çünkü kelime anlamı bu aşkın, Arapça Işq’tan gelir ve bir sarmaşık türüdür. Tıpkı ağaca yaptığı gibi musallat olduğu insanı alıp başka diyarlara götürür, gerçeklikten koparıp hayaller alemine daldırır, maşukunu bulmazsa aşık tıpkı ağaç gibi kuruyup gider girdiği bu yolda. Tehlikedir bir nevi onun adı. Pek büyük aşklar duyduk bugüne kadar, Mecnunun Leyla’sı, Ferhat’ın Şirini bunlar içinde kendimizi bulduğumuz örnekler, birde batının aşkları var, Romeo ve Juliet gibi…
Aşık maşukunu sebepsiz sever, kördür bir nevi, aşk gözüne perde indirmiş maşukun kusurlarını örtmüştür onda, birden fazla yaşamak beraberinde birden fazla ölmektir aşk. Kaybettiğimiz bir şeyler vardır adını dahi bilmediğimiz ama sılanın tadı gurbette gizlidir kaybetmeden kavrayamayız bu yolu, saklıdır sanki o, onu saklandığı yerden çıkartma gayretindeyiz her dem. Anlatılması dahi zor olan bu olguyu yaşamak mümkün müdür peki ? Sevginin sınırı vardır işinize gelmediğinde dönüp sırtınızı gidersiniz peki ya aşk ? İnsanlık tarihinden de eski bir terimden bahs ediyoruz aslında, Mevlana aşk Tanrı sıfatıdır diyor “Aşk, sayıya sığmayan sevgidir. Bu yüzden de gerçekte Tanrı sıfatıdır; kula verilişi geçici bir şeydir.” (Mesnevi, II, s. 5-6) Aşk öyle bir alevdir ki, bir tutuştu mu maşuk’tan başka her şeyi yakar diye devam ediyor.
Birde günümüz aşkları var tabi bir gecelik aşklardır onlar dertsiz, tasasızdır. Adına aşk demişler ne gariptir, ama Mevlana’nın yine güzel bir cevabı var “Sen şehvet ve arzularına aşk adını veriyorsun, Hâlbuki şehvetten aşka giden yol, çok uzundur” diyor. Birde sevgiyle karıştırmamalı aşkı, ne yazıktır ki aşk ile sevgiyi harmanladık uzun bir süre her sevgiye aşk demeye kalkıştık aşk ağızlara dolandı ve ismi basitleşti. Sevgi besleyen ve beslenen arasında ortak değerler vardır ama aşk maşukunu sebepsiz sever işte onu farklı kılan budur. Bunu anladığımızda başlar mutluluğumuz çünkü mutluluk anlamaktır aslında, kavrayabilmektir durumunu.
Aşk yalnızca insana mı duyulur peki, ya ilahi aşk, Allah aşkına derken ne demek istiyoruz acaba ? Mevlanalar, Yunuslara bu güzel sözleri yazdıran nedir ?
Ey gönül, Akşamdan tan aydınlığının rengini kim gördü ? Adı sanı temiz gerçek bir aşığı kim buldu ? Ben yandım diye hep feryad etme. Ham yemişin yandığını kim gördü ? (Rubailer, 422)
|
|
|
|
|
|
|
Neresinden Başlamalı
"İnce bir alıntı"
"Hayat dediğin bir çay insan ise bir şeker
Karıştırdıkça hayattan tat aldığını sanırsın,
Oysaki hayatın seni erittiğini çay bitince anlarsın..."
|
Şunları okumuşmuydunuz ?
|
|